Filmin Son Perdesi

Sabrın Renk Aldığı Anlar ve Zamanın Direnci Üzerine

Odanın loşluğu, üzerime çöken o ağır, kadife sessizlik gibi. Burası benim laboratuvarım; burada günler değil, moleküler dönüşümler yaşanır. Karşımda duran o ıslak, sararmaya yüz tutmuş negatifler… Onlar benim için sadece görüntülerin kopyası değil; onlar, zamanın vücut bulmuş hali. Tıpkı bir Arap alfabesi harfinin kusursuzca ortaya çıkması için gereken o uzun, meditasyon gerektiren süreç gibi. Her bir karenin içinde, yakaladığım o kusursuz dinginlik ya da bastırdığım bütün yaşam telaşı duruyor.

İnsan acele eder. Her şeyin anlık bir tatmin vaadi vardır bu modern çağın ritminde. Bir bildirim sesi, bir kareye sığdırılmaya çalışılan o bitmek bilmeyen hareketlilik… Ama ben, Selim Taş olarak, bu aceleci ritmin çoğuna bilinçli bir direniş gösteriyorum. Benim için hayat, kurutulmuş vaziyetteki bir su damlası gibi; hemen akıp gitmeye hazır ama kendini tamamlamak için uygun zemini, doğru sıcaklığı bekleyen bir potansiyel.

Beklemek Bir Eylemdir, Pasif Bir Durum Değil

İnsanların en çok yanlış anladığı şey bu sabır meselesi sanırım. Sabır, boş durmak değildir. Hayır. Sabır; tüm duyularını sonuna kadar açık tutarak, var olanı kutsal bir kesinlikle kabul etmektir. Tıpkı benim bu karanlık odada, kimyasal çözeltinin sıcaklığına ve kokusuna odaklanmam gibi. Buradaki her girdi, bir sonraki dönüşümün habercisidir. Eğer bu sabrı gösteremezsen, elde edeceğin yalnızca bir bulanıklık, çözülmemiş bir gerilim kalır.

Bu durum, bazen ailemin ritmik uğultusuyla da kesişiyor. Annemin o eski usul ekmek hamurunu yoğururken çıkardığı ritmik ses… Benim o kasıtlı, yavaş dokunuşumla oluyor. Onun bu basit eylemi bile, acele etmenin tahrip ettiği o bütünlüğü koruyor. Her hareketin bir amacı var; her hamle, geleneğin ince ama sağlam omurgasına hizmet ediyor. O hareketsizlik gibi görünen anlar, aslında en yoğun yaratıcılığın sessiz çığlıklarıdır.

O Anki Kefaret ve Bereket

İşte bu yüzden, benim için en değerli kareler, olay örgüsünün doruk noktaları değil. Aksine; karakterlerin ya da manzaranın en beklenmedik, belki de en sıradan anlarının filtreye ulaştığı o "ara kareler" oluyor. O günkü koşuşturmanın ardından gelen, sadece siyah beyazın ruhunu dinlediğin o öğleden sonrası çay saatleri ya da yağmurun cama vuruşunu beklediğin o kış akşamı… İşte bu anlar, kareye geldiğinde tüm ağırlığını veriyor.

Onları kimyasal olarak harekete geçirmek, aslında o anın ağırlığını alıp ona bir sonraki yaşam formunu vermektir. Bizim geride bıraktığımız her karanlık film makarası, çöpe atılacak bir başarısızlık değil; o, henüz kimyasal olanla buluşmamış, potansiyel taşıyan bir vaattir. Bizim görevimiz ise bu buluşmayı, zamanın izin verdiği mükemmel dinginlikle gerçekleştirmektir. Ve o dinginlik, ancak aceleciliğin çaresizliğini reddetmekle mümkündür.