Aynadaki Yabancı ve Benimteki Sessiz Yankı
Sevgili O Gençliğimin En Aceleci Sureti,
Bu satırları yazarken elimdeki bu ağır, hafifçe sararmış kağıda dokunuşum bile bir tür erteleme yaşıyor. Sanki bu kasıtlı gecikme, ruh halimdeki o ince ayarı tutturmaya çalışıyor. Seninle yazışıyorum aslında, ama bu bir mektup değil; daha ziyade, yüksek nemli bir bodrum katındaki ağır, basılmış bir fotoğrafın üzerindeki kimyasal reaksiyonun kendini göstermesi gibi. Sen, o genç benlik olarak, her şeyi bir kesinlikle yakalamaya çalışırdın ya? Bir parfümün açılma süresi gibi, o ilk nefeste tüm notaların kendini belli etmesini beklerdin. Sanki hayatın da, en mükemmel kompozisyon gibi, ilk karede bütün sırrını vermesi gerekirdi.
Benzer bir acelecilikle, karşıma çıkan o 'rastgele' yüzlere yaklaşırdın. Onları incelemen gerekir, bir numune gibi; ait oldukları döneme, malzemeye ve ruh haline bakarak. Birleşmelerini, bir tür kusursuz matematiksel denklem gibi çözerdin. Oysa şimdi anlıyorum ki, kimi zaman en büyük yanlışın, o denklemi çözmeye çalışmak oluyor.
Oysa bazı karşılaşmalar, tıpkı iyi bir gümüş objenin yüzeyindeki oksidasyon katmanı gibiydi. İlk dokunuşta sadece soğuk bir direnç hissedilir. Bir bilgi edinirsin, bu kişiyle derin bir uyumun ya da çatışmanın potansiyelini taşıyor diye. Ama bu, bir romanın üçüncü perdesinde ortaya çıkan o uğultu gibi değildir; daha ziyade, uzun süredir bekletilmiş bir fotoğrafın karanlık odada yavaşça kendini veren gölgesi gibidir. O bilinmezlik, o ‘olup da tam olarak ne olduğu’ durumu, senin sistemine göre bir veri hatasıymış gibi görünüyordu.
Gözünü kapatıp beni dinle, o aceleci benliği. O kişiye dair kurduğun bütün hipotezler—karakteristik özellikleri, gelecekteki rolü, hayatındaki yeri—çoğu zaman tamamen gereksiz bir gürültüydü. Onların varlığı, sizinle olan karşılaşmalarınızın sadece bir yan ürünüydü; tıpkı bu kasetteki ışığın, film granülüne çarparak oluşturduğu rastgele noktalar gibi. Onlar kendi bütünlüğünü taşıyordu ve bizim yaptığımız şey, o karesi bu bilinçaltı yüzeye vurduğunda, onu doğru bir sabırla kabul etmekti.
Tesadüfün Kimyasal Sabrı
Bir de bazen, o karşılaşmaların neden bu kadar kalıcı bir iz bıraktığını merak ediyorsun. Ve buna, sevgili ben, fiziksel bir kağıda bastırılmış ve asla mükemmeliyete ulaşamayan bir karalama gibi yaklaşarak takıntılı bir uğraş gösteriyorsun. Oysa mesele, kusursuz bir simetri yakalamak değilmiş. Mesele, o rastlantısal molekülün, uzun süre havada asılı kalmış olan kendi entropisiyle karşılaşmasıymış.
Bu nedenle, bir sonraki 'rastgele' etkinin gelmesini beklediğinde bunu bir sınav gibi değil, karanlık odanın sessizliği kadar dingin bir meditasyon olarak görmeyi öğrenmelisin. Orada cevap yok; sadece beklenenin kendisi var. Ve bu bekleyiş, her şeyin döndüğü o mükemmel kimyasal reaksiyonun göstergesidir. Acele etme. Kimya, zamanla istediği hızı bulur.